TONGUÇ'TAN FREİRE'YE... 

Dünya kadar adaletsizliğin, haksızlığın kol gezdiği, bir avuç finans oligarşisinin demagojik diktatörlükleri ile tüm yeryüzü olanaklarına konduğu, doğanın bu azınlığın çıkarları için yağmalanıp yok edildiği, milyarlarca insanın aç bilaç, kültür ve inanç ayrılıkları üzerinden kışkırtılan savaşlarla birbirine kan davalısı olduğu bir yaşam biçiminin değiştirilebilmesinin tek yolu hayatı çoğul bakış açısına farklı yönleriyle kavrayabilmek, eleştirel aklın ve eleştirel eğitimin önemine vurgu yapmak, yaşamla kavramlar arasında canlı bir diyalog kurabilmekten geçecektir. 1940lı yılların ortalarında “komünistlik” yaftası boynuna takılan ve bu suç yaftasıyla birlikte tarihe gömülmek isterken düşünce ve bir mücadele biçimi olarak yaşamını sürdüren, 21. Yüzyıl başına gelindiğinde ise “faşistliğe” terfi eden Köy Enstitüleri ve onun kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’un adı bugünkü kültür ve eğitim karmaşası için çok ilginç bir anlam boyutu taşımaktadır. 1936 yılının savaştan çıkmış, yüzlerce yıl sürmüş Osmanlı yozlaşması karanlığında kalmış, %90’ı okuryazar olmayan, hemen hiçbirinde okul bulunmayan ve nüfusun %80ini oluşturan kırbsal alanda eğitimi sağlayabilmek için ilköğretim genel müdürlüğü görevine vekaleten atanmış bir eğitim devrimcisinin ülkeye kattıkları, onun devrimci dehasının elbette ki yalnızca bir kısmına ışık tutabilecektir. İsmail Hakkı Tonguç adı, Köy Enstitüleri’nden daha fazla bir şey kapsıyor olmalıdır.
Bugün dünyada en yaygın olarak kullanılan eğitim tanımı, "kişilere istendik davranışların kazandırılması”dır. Yani öncekileri, eğitimi verenleri taklit eden, buyurulan ve boyun eğen kuşakların yetiştirilmesi yalnız ülkemizde değil, dünyada da en çok kullanılan bir tanım olarak geçerlidir ve bu tanıma uygun olarak eğitim ve öğretim politikalarının yaygınlaştırılması iktidar politikalarının ana ilkeleri arasına girmiştir.
Eğitimde özgürlük, üretkenlik, eleştirel akıl kavramları bir ayıraç olarak kullanılırsa, özellikle ülkemizde büyük bir gerileme ve gericileşmenin yaşandığı, bireylerin dünyaya belli konumlarda sınanmak için geldiklerini bildiren, beyin bey, ağanın ağa, kölenin köle, yanaşmanın yanaşma olarak ömrünü tamamlayarak bir sınavdan geçeceği anlayışı, “vocation”un zihinlere bir yazgı alarak çakılmakta olduğunu göreceğiz. 
Ortaçağa özgü bu eğitim anlayışını örneklemek açısından eğitimci İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nu anlatan bir kitapta yer verilmiş Francis Bacon’a ait bir alıntıyı paylaşmak istiyorum. “Milâttan sonra 1432 yılında din mensupları arasında, atın ağzındaki dişlerin sayısı hakkında hararetli bir tartışma oldu. Tartışma on üç gün durmadan şiddetle devam etti. Bütün eski kitaplar, kayıtlar karıştırıldı ve oralarda o zamana kadar hiç duyulmadık, olağanüstü zihin yorucu allâmelikler gösterildi. On dördüncü günün başında iyi ahlâk sahibi genç bir rahip üst rahiplerine başvurarak kavga edenlerin olağanüstü hallerine bir söz eklemek için izin istedi. Genç rahip, tartışmalardaki derin irfandan heyecan ve sabırsızlık duymuş olacak ki, bu kimselere bayağı ve hiç duyulmadık bir çareye başvurarak sükûnet bulmaları için, bir atın ağzına bakarak dişlerini saymalarını rica ediyordu. Bunun üzerine din adamlarının yüksek vakarları fena halde incindiğinden son derece öfkelendiler. Ortalığı gürültüye boğarak genç rahibin üzerine saldırdılar. Ona ağır yumruklar indirdiler ve kendisini derhal oradan kovdular. Çünkü, kiliseye daha yeni giren bu küstah, şeytana uyarak mürşitlerinin bütün öğrettiklerine aykırı, duyulmadık ve kutsal olmayan bir yoldan gerçeğin bulunacağını ileri sürüyor, dediler. Bu hararetli tartışma daha günlerce sürdükten sonra, meclisin başına barış güvercini kondu ve hepsi söz birliği ile tarihsel ve teolojik deliller bulunmadığı için problemin ezelî, çözülmez bir bilmece olduğunu bildirdiler.” (Norman L. Mun, Psikoloji, Cilt I, s 8, alıntılayan Sabri Kolçak, İ. H. Baltacıoğlu I. Kitap, s4)
Konuşmamın başlığını “DEVRİMCİ BİR DEHADAN BİR TUTAM AYDINLIK: KÖY ENSTİTÜLERİ; ELEŞTİREL YÖNTEM, ÖZGÜR VE ÜRETKEN İMGELEM” olarak seçtim. Köy Enstitüleri ve onun kurucusu Tonguç Baba’nın yaşama bakış açısının içerdiği devrimci-eleştirel eğitim anlayışı, bugünümüzü ve yarınımızı aydınlatabilecek, zamana ve mekâna direnebilecek güçte bir ütopyadır aynı zamanda…
Hemen yanlış anlama ve anlaşılmalar üzerine bir iki söz etmekte yarar var. Köy Enstitüleri’ni ve Tonguç’u bir kırsal kalkınma modeli ya da kırsal alan eğitim yöntemi olarak görüp böyle değerlendirmek, o kurum ve kurucusu kişiye karşı yapılmış en büyük yanlış, indirgeme ve değersizleştirme olacaktır. Ne yazık ki, günümüzde bu doğrultudaki tanımlamaların yanında Tonguç ve Köy Enstitüleri’ni bir övünç tapıncı içinde putlaştırmak ve dondurmak eğilimleri de güç kazanmıştır. 
Köy Enstitüleri’ni anlayabilmek için onun eleştirel eğitim uygulamalarını çoğul okumalarla günümüze taşımak zorundayız. Köy Enstitüleri’ni ve Tonguç’u Paulo Freire, Antonio Gramschi, Octavio Paz, Mihail Bahtin gibi düşünürlerle birlikte okumadıkça içerdiği anlam zenginlikleri ve devrimci ütopya gücünü kavramamız mümkün olmayacaktır. Özellikle Tonguç’un devrimci  bakış açısı ve buradan güç alan uygulamaları ile Bahtin’in kültürel sosyoloji alanındaki çalışmaları bir araya getirildiğinde, Tonguç’un eğitim izleği bir eğitim tasarımının sınırlarını yıkıp geçer, büyük bir kültürel devriminin, bir Rönesans çabasının temelleri aydınlanmaya başlar.
Bugün birçok eğitim kurumunda bir başyapıt gibi okunan Paula Freire’nin 1968’de tamamladığı, 1971’de İngilizce’ye çevrilmiş “Ezilenlerin Pedagojisi” kitabında dile getirdiği birçok eleştirel-devrimci eğitim ilkesi, kırklı yıllarda Anadolu topraklarında İsmail Hakkı Tonguç’un Köy Enstitüleri’nde uygulanmaya konmuştu. Aynı zaman diliminde, Gramschi Mussolini faşizminin zindanlarında tuttuğu cilt cilt defterlerine hegemonya ve devrimci eğitimle ilgili notlar düşüyor, Mihail Bahtin Sibirya’da Stalin buyurganlığının ve boyun eğdirmeciliğinin sürgününde bir bacağını yitirip sağlığını korumaya çalışıyordu. Bahtin’in 1965 yılında yayınlanacak Rabelais ve Dünyası adlı yapıtında dizgeleştirdiği Rönesans ve halk kültürü ilişkisi İkinci Dünya Savaşı yıllarında Tonguç’un enstitülerinde yaşama geçiyordu. Ve 1924 yılında eğitimimize yol göstermesi için çağrılmış büyük eğitimci John Dewey, 1945 yılında Le Monde Gazetesine verdiği demeçte, “Hayalimdeki okullar Türkiye’de kuruldu” diyordu.
Klasik eğitimde, egemen üretim biçimine bir üretim aracı olarak insan işgücü yaratma süreci, sessizlik kültürünün sürdürülerek insanın birer kullanım nesnesi olduğu bir hedefe yöneliktir. Köy Enstitüleri ise sessizlik kültürü yerine konuşma, diyolag ve eleştirme geleneğini eğitim sürecine katmış ve bu süreci besleyen ana can damarı olarak tutmuştur. Kültür ve Sanat bu diyaloğun en önemli unsuruydu… Köy Enstitüleri’nde müzik ve edebiyat derslerin değil günlük yaşamın en önemli parçasını oluşturuyor. Her öğrenci en az bir enstrüman çalıyordu. Köy Enstitüleri’nin öncülü olan ve 1936 yılı Temmuzunda başlayan altı aylık Mahmudiye eğitmen kursunu tamamlayan eğitmenler Ankara Halkevi’nde kamuoyu karşısına, görücü önüne çıktıklarında iki tiyatro oyunu sergilediler. 16 Kasım 1936 tarihinde Aka Gündüz’ün Yarım Osman adlı oyunu ile kendi tasarladıkları Çoban adlı piyesi oynadılar. Dönemin ünlü gazetecisi Ahmet Emin Yalman, Vatan Gazetesi’ndeki 18 Kasım 1936 tarihli yazısında şunları yazdı. “Köy öğretmen namzetleri kendi oyunlarından evvel Akagündüz’ün Yarım Osman isimli iki perdelik bir oyununu oynadılar. Eğer kendi oyunlarını görmeseydim Akagündüz’ün oyununun köy hayatından alınmış iyi yazılmış, iyi oynanmış bir oyun olduğuna hükmedecektim. Akagündüz darılmasın ama, köylü dayılar köy piyesi yazmak ve tertip etmekte kendisini bastırmışlardır. Gördüğüm eserlerle tabiilik ve seyirciyi kavramak hususunda mukayese kabul edecek ne sahne muharriri, ne de aktör tasavvur etmiyorum. Köylüye öğretelim derken onlardan birçok şeyleri öğrenmeye muhtaç olduğumuzu keşfedeceğiz.” (Ahmet Emin Yalman, Vatan Gazetesi, 18 Kasım 1936, aktaran F. Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 135) Bu eğitmenler, askerliklerini çavuş ve onbaşı olarak tamamlamış köylü gençleriydi. Eğitmen olarak üç yıllık köy okullarına gidecek, köy çocuklarına okuryazarlık ve örnek bir köylü olmanın yöntemlerini öğreteceklerdi. Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisinde şöyle diyor: “Tarihi halk olmadan tamama erdirme halka karşı olmanın başka biçimidir” (s 22)  Köy Enstitüleri eğitim sürecini ve tarihi halkla birlikte kurmak için yola çıkmış kurumlardı. Köy Enstitüleri’nde Doxa (bilgi) yerine Logos (gerçek algı) yaşama geçmekteydi. Freire’nin özgürleşme eyleminin ana elemanı olarak gördüğü diyalogun temelleri olan SEVGİ, İNANÇ, ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK VE UMUT, Köy Enstitülerindeki diyalog ortamının da ana ilkeleriydi. Köylü doğayı biçimlendiren olarak değil, kendini doğanın bir parçası olarak görür. “Bizim onlar için arzuladıklarımız değil, kitlelerin doğrudan dilekleri ve kararları etkin olmalıdır.” (Mao, s 81) Halkı kazanmak değil, halkın yanında savaşmak hedeflenmelidir. (E. P s 82) İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’tan; “Karaağaç Köy Eğitmeni Yetiştirme Kursu Eğitim Şefliği’ne, 24 Eylül 1937 Kurslarda bulunan eğitmenler tarafından yazılmış güzel yazılar bir araya toplanarak eğitmen kursları için bir (okuma kitabı) bastırılacaktır. Onun için aşağıda saptanan esaslar göz önünde tutularak eğitmenler tarafından muhtelif vesilelerle yazılmış yazıların asılları veya kopyaları toplanarak idaremize gönderilecektir. Tahrir derslerinde eğitmenler tarafından yazılmış güzel yazılar: Tasvir mahiyette yazılar, b. Mektup numuneleri, c. Senet ve zabıt varakası örnekleri Eğitmenler tarafından yazılmış destanlar, Eğitmenler tarafından oynanan temsillerin aynen tutulmuş zabıtları. (Bu piyeslere hariçten hiçbir şey ilave edilmemelidir) Bu esaslara göre vereceğiniz yazıları 15.10.1937 tarihine kadar göndermenizi önemle dilerim.” (Ferit Oğuz Bayır, Köyün Gücü, Ulusal Basımevi, Ankara 1971, s 131) Talim Terbiye Kurulu Üyesi ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü Eğitkeni Sabahattin Eyüboğlu, kendisinden enstitüde sahnelenmek üzere tiyatro oyunu isteyen Arifiye Köy Enstitüsü Müdürü Edip Balkır’a köy oyunlarından yararlanmasını salık verir ve ekler… “Yani köy oyunlarının seviyesini yükselteceğiz. Bu ikinci tip faaliyette çocukları icat etmeye, sözleri istedikleri gibi söylemeye davet etmeliyiz.” (Mehmet Başaran, Sabahattin Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri, s 54) Kaynak halk kültürüdür; ancak bu kültür bir yenidendoğuşa uğratılacak ve bir belletme, yinelemeden hep kaçınılacaktır. “Çocuklar icat etmeye” davet edilecektir. Tonguç, bir halk devrimcisidir; çağının köylücü-devrimci kökenli düşüncesinin Anadolu toprağına uzanmış bir açılımı gibidir… “Tarihi olayların mahiyeti ne olursa olsun, geçmişin tasasına kapılmaksızın gerçeğin isteklerine uymak lâzımdır. İmparatorluğun yıkıntısı üzerine kurulan Cumhuriyet’i, sağlam temele oturtmak için köye dönmek, köy kaynağından kuvvet almak, köydeki değerleri fışkırtmak gerektir. Cumhuriyet, toprağa ve toprak insanına dayanan, modern tekniği onların da malı haline getiren bir medeniyet yaratabilmelidir. Ulusun ortak değerlerinden başka bir şey olmayan köy kültürünü, bütün vatandaşların içlerine sindirebilmelidir. İnsanın insanı sömürmesine asla müsaade etmemelidir, bütün insanlarımızı, yeni medeniyet vasıtalarından faydalanarak tabiatı istismara sevk edebilmelidir. Köy Enstitüleri’miz bu ilkelere inanan, bunları gerçekleştirmek isteyen, bu uğurda canla başla çalışacak olan nesilleri yetiştirmeye savaşan kurumlardır.” (İ. Hakkı Tonguç, Kitaplaşmamış Yazılar, 2. Cilt, s 164) Eğitim ve kültür çalışmalarında öğretme, belletme değil; özgür araştırma, eleştirel yöntemler önde tutulmaktadır. “Kültür derslerinin işleniş şekline başlangıçta bir türlü alışamadık. Öğretmenler bizi gruplara ayırarak çalıştırıyorlardı. Her nedense, konular bu gruplara dağıtılmıştı. Bir gruba verilen konuya diğer gruplar da çalışmaya mecburdu. Bize, ‘dersleri artık öğretmen değil kendiniz anlatacaksınız’ dediler. Biz hayret etmiştik. ‘Hiç diyorduk, öğretmen dururken talebe ders anlatır mı?’” (Köy Enstitülü bir öğretmenin anılarından, anan: İ. Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, s 625) Tonguç, Pulur Köy Enstitüsü’nde hafta sonu etkinliği için sahne hazırlanmakta olduğunu duyunca küplere biniyor, “öyle şey olmaz; Köy Enstitüleri’nde öğretmen ve konukların önde, öğrencilerin arkada oturtulacağı, izleyenle oynayanın birbirinden ayrılacağı sahneler kuramazsınız" diyordu… Tonguç’un enstitülerindeki kurucu düşünce, Mihail Bahtin’in Avrupa-Asya kültürleri içinde tanımını yaptığı karnavalcılık geleneği ve Octavio Paz’ın Latin Amerika kültürü içinde tanımladığı Fiesta geleneği ile örtüşmektedir. “…Fiesta gerçek bir yeniden yaratılıştır. (…) Seyirci ile oyuncu yönetici ile yönetilenler arasındaki sınır kuleleri kalkar. Fiesta’ya herkes katılır ve bırakır kendini onun sarıp sarmalayan akışına. (…) Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler sanki köleler, yoksullar da zenginler gibi! Askerler, rahipler ve yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur.” (Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 55-57) Köy Enstitüleri’nde köylülerin de katıldıkları cumartesi eğlenceleri birer şenlik, Bahtinci bir bakış açısıyla birer “karnaval” yeri gibidir. “Çalışan ve öğrenen insanın okumak, ilerlemek, eğlenmek de hakkı olduğuna inanıyorduk. Eğlencelerimizi her cumartesi günü yapıyorduk. Bunların mahiyeti de değişmişti. Eskiden olduğu gibi yazılmış, hazır piyesler oynamaya kalkmazdık. Uzun boylu hazırlanmalar da olmazdı. Kadın kıyafetine girmek için battaniyelere sarılır, meydana çıkıverirdik. Elbiselerimize başkalık vermek için de ceketlerimizi, şapkalarımızı, ters çevirir giyerdik.” (Köy Enstitülü bir öğretmenin anılarından, aktaran, İ. Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, s 625) “Köy Enstitüleri halktan aldığını halka verirken kısacık ömürlerinde içte ve dışta ilgi odağı haline gelmişlerdi. Cumartesi akşamları çevre köylülerinin de katılımı ile fıkralar anlatılır, ortaoyunları oynanır, şiirler okunur, türküler söylenir, folklor gösterileri yapılırdı. Müzik, eğlence ve yayın kollarına çok önemli görevler düşerdi. Yörelerimizin dört bir yanından getirilerek harmanlanan ağırlamalar, zeybekler, horonlar, birinden öbürüne, kentlerden uç köylere değin yayılırdı. Tiyatro, eğlence ortaoyunu gibi kültür sanat etkinliklerinin çoğunu kendimiz doğaçlama olarak üretirdik.” (Mevlüt Kaplan, Aydınlanma ve Köy Enstitüleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1. Basım 2002, s 155-156) Köy Enstitüleri’nde yetişmiş bir ozan, seksen yıl aşmış ömrünü tümden devrimci uğraşlarına ayırmış bir öğretmen, Mehmet Başaran Köy Enstitüleri’ni anlatıyor: “Gerçekten de derin vurulmuştu toprağa kazma, bir ekin ve eğitim kirizmasıydı bu. Halkın yaratıcılığı, yaşayan ekin değerleri harman ediliyordu Enstitülerde: O güne değin bilinmeyen ulusal oyunlar, türküler, saz söz değerleri, nakışlar, beceriler gün ışığına çıkmıştı. Çevrenin ‘topraktan öğrenmiş’ en usta bağcısı, arıcısı, dokumacısı, ozanı ‘ustaöğretici’ olarak katılmıştı eğitim imecelerine. Rönesans döneminde olduğu gibi halkın özdeğerleri, giderek ulus ekini, sanatı güçlendirici bir yaygınlığa kavuşuyordu. Elli yıl önce enstitülerde iş günü başlarken ya da hafta sonu şenliklerinde davul zurna, mandolin, akordeon eşliğinde, kızlı erkekli topluluğun oynadığı ulusal oyunlar şunlardı: Zeybek Oyunları: Harmandalı, Bengi, Arpazlı, Dağlı, Somalı, Denizli, Sandıklı, Ortaklar, Savaştepe, Çal, Aydın, Muğla, Pamukçu, Yalabık, Isparta, Kütahya, Tavas Kırması… Halaylar: Timurağa, Cico, Hoşbilezik, Haynaro, Çankırı, Çorum, Merzifon, Sivas ağırlaması, Kars Abdurrahman, Eminem, Delilo, Kaliçe potinli gelin, Tamzara, mektebin bacaları… Horonlar: Sıksara, Beşikdüzü, Kızlar horonu, Hopa, Hemşin, Rize, Düzce iki ayak, Döner Çoruh, Hopa titremesi, Düz horon… Halkın yüzyıllardır içinde yarattığı yaşamı algılama, yorumlama, sese, devinime dönüştürme ürünleridir bu oyunlar; iş yaşamını, insan ilişkilerini, sevgiyi, dostluğu, yiğitliği incelikle, beğeniyle dile getirir.” (Mehmet Başaran, Özgürleşme Eylemi, Köy Enstitüleri, s 27) Köy Enstitüleri, halk kültürünün değiştirme, dönüştürme, yenileme gücüyle donanmıştır. Enstitü çıkışlı öğretmenler oradan aldığı bakış açısı, o hız ve hareket yeteneğiyle ülke çapında köylere, halkın içine dağılacaktır. Halk kültürü kökenli sanatın, yaratıcılığın da içinde yer alacaklardır. Başaran’ın “Köy Enstitüleri ve Folklor (Halkbilim)” başlıklı yazısında (Yeniden İmece, sayı 20), Rönesans’la halk kültürü arasındaki canlı ilişkinin Köy Enstitüsü girişiminde belli bilinç temellerine oturmuş olduğu açıkça görülmektedir. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Halk Edebiyatı Doçenti olarak Sabahattin Eyüboğlu’yla birlikte Yüksek Köy Enstitüsü’ne gelmiş Pertev Naili Boratav, öğrencilere Rönesans ve Reform devinimleri ile halk kültürü arasındaki ilişkiyi anlatmıştır… 20 enstitüden gelen ürünlerin harman olduğu Köy Enstitüsü Dergisi’nde yöresel halk kültürü öğeleri derlenmektedir. Dergide “Köy İncelemeleri” başlıklı ayrı bir bölüm vardır. Pertev Naili Boratav’ın, Köy Enstitüsü Dergisi’nin ikinci sayısında yer alan, “Masallar Nasıl Derlenir” başlıklı yazısı binlerce Köy Enstitülü öğretmeni birer dinamik halkbilimci gibi donatmış, halk kültürü kaynağına ışık tutmuş gibidir.  Bu karşılaştırmalar ve kurulan tansıksı ilişkiler anlamında Köy Enstitüleri zamanını aşan bir tasarım olarak da görülebilir. Seçkin Özsoy’un deyişiyle, Köy Enstitüleri eğitimi bir özgürleşme siyasetine dönüştürme çabası olmuştu. O ocaklarda köylü zümresinin organik entelektüelleri yetişti… Tonguç, Yüksek Köy Enstitüsü ders yılı başlangıcı için yaptığı konuşmada bir kez daha yükseköğrenimin temel yöntemleri vereceğini, sonrasını öğrencinin kendisinin bulması gerektiğini vurgulayacaktır. Köylü içinden birilerini çıkarıp seçkin duruma sokmak gibi bir niyeti yoktur. “Biz efendi adamlarız diye halktan ayrılmak yok. Çuvalı yüklenerek, sandalyeyi karın altından kurtarıp Lalahan İstasyonu’na getirecek olan sizlersiniz. (…) Az bilgi ile çok iş, az felsefe yapmaya yönelmeli” diye bağlayacaktır sözlerini (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 376). Köy Enstitüleri, diller, kültürler harmanı olan ve yozlaşmış, kendi kurucusu boyun dili yerine Arapça ve Farsça karışımı eklektik bir dili yeğleyen bir imparatorluğun toprakları üzerinde Anadolu toprağında nasıl erken doğmuş bir mucize ise, oradan yetişen öğrenciler de eleştirel eğitimin kışkırttığı özgür imgelem güçleriyle kendi yaşadıkları evrenin öyküsünde romanında reenkarnasyon imgelemi kurdular. Tonguç gibi, öğrencileri Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Ümit Kaftancıoğlu, Dursun Akçam da ne Bahtin’i, onun üzerinde çalıştığı Rönesans öncüsü saydığı Rabelais romanını okumamışlardı. Buna karşın Kaplumbağalar’da, Yelatan’da, Yoz Davar’da, Kanlıderenin Kurtları’nda grotesk halk kültürü ve Anadolu seküler yaşamı üzerinden farklı bir Rönesans’ın temellerini attılar.  
Köy Enstitüleri’ndeki eleştirel eğitimin temel ilkelerinden birisi, öğrenciye ve halka da eğitimciler ve yönetici konumunda olanlar kadar söz hakkı vermektir. Her cumartesi şenliğinde okula yeni bir girmiş öğrencinin bile okul yönetimini ve okuldaki uygulamaları eleştirme hakkı vardır. Tüm işler nöbetçi öğretmen ve öğrenciler tarafından görülecek, öğretmenler mutlaka öğrencilerle birlikte yemek yiyeceklerdi. En az on beş günde bir tüm işlerin açıkça tartışılacağı, değerlendirmenin yapılacağı toplantılar ve herkesin katılacağı eğlenceler düzenlenecekti, koşullar ne olursa olsun, her günkü özgür okuma saatleri asla geri bırakılmayacaktı, bu genelgenin duyurulduğu, altı maddenin herkesin defterine yazdırıldığı Genel Müdürlüğe bildirilecekti… Genelgeyi tüm müdürlere yazılmış bir Tonguç mektubu izleyecektir: “Enstitülerde devletimizin dayandığı ana ilkelerden olan halkın kendi kendini yönetmesi ilkesini, öğrenci ve öğretmenlerin kendi kendilerini yönetmeleri şekline sokarak, bu ilkeye göre bir yönetim kurmaya çalışıyoruz. Tanrı müdür, yardımcısı, eğitimbaşı ya da öğretmen yaratmak yolunu tutmuyoruz. Hele dayak atan, zulüm yapan, insanları hakaretle ya da korku ile yönetmek düşüncesinde olanlara bu kurumlarda yer vermek istemiyoruz. Bu birinci ilkemiz (…)” (Aktaran E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 418)
 
Eleştirel bir yöntem halkın ve öğrencinin içinde olunmadan, halkla ve öğrenciyle hayat paylaşımı sağlanmadan asla kurulamayacaktır.  
Duygu bağı olmadan bilgi bağı da olmaz; olamaz… Eleştirel yöntemin birinci ilkesi, “herkese ve halka söz hakkı” olmalıdır. Köy Enstitüsü kurucu düşüncesini bugüne taşımak istiyorsak, Konuşma yeteneğini yitirmiş olanlara, dilini özgürce kullanamayanlara, dışlanmışlara, tutunamamışlara, can çekişmekte olanlara da kulak vermeli ve söz hakkı tanımalıyız. 
Tonguç’un eleştirel eğitim yöntemi enstitülerde o gün için şaşkınlık yapacak uygulamalarla yol almıştır. Eğitim ve kültür çalışmalarında öğretme, belletme değil; özgür araştırma ve eleştirel yöntemler önde tutulmaktadır. “Kültür derslerinin işleniş şekline başlangıçta bir türlü alışamadık. Öğretmenler bizi gruplara ayırarak çalıştırıyorlardı. Her nedense, konular bu gruplara dağıtılmıştı. Bir gruba verilen konuya diğer gruplar da çalışmaya mecburdu. Bize, ‘dersleri artık öğretmen değil kendiniz anlatacaksınız’ dediler. Biz hayret etmiştik. ‘Hiç diyorduk, öğretmen dururken talebe ders anlatır mı?” (Köy Enstitülü bir öğretmenin anılarından, anan: İ. Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, s 625) 
Tonguç’a göre, “Köylü topraktan öğrenip kitapsız bilen”dir. “Köylüyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği suyu içmek, yediği bulguru yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir. Bizim köyün ne olduğunu evvela büyük alimler, artistler değil kahramanlar anlayacaklar, sonra alimlere ve sanatkârlara anlatacaklardır. Köylü bu kahramanları içinden yetiştirmeye mahkûm. Bütün felaketlere katlanarak, ıstırabı zehir yutar gibi yutarak çalışan ve başlarının üstünde şereflerle örtülü birer taç taşıyan bu kahramanlar köyü dile getireceklerdir… O zaman yeni sesler duyacağız. Bu seslerden ürkmeden onları dinlemek lazımdır. Köyden yeni renk ve ses getirenleri saygı ile karşılamak gerekir. Hakiki köyü ve memleketi o zaman anlayacağız.”

Eğitmen kursları başlarken, Tonguç özgür eğitimde kullanılacak yöntemler için düşüncelerini ve halk kültürüne bakış açısını şöyle açıklıyordu: “Fakat ruhu program taslağında değil, kursu yönetecek arkadaşların ellerinde ve hareket şekillerindedir. Köyde ve köylüde var olan değerleri genel ve geçerli değerler durumuna getirmek, bu kursların ve ondan sonra eğitmenlerinin uğraşlarının bir sonucu olmalıdır… Kursların kendi kendilerini yaratmaları en önemli noktayı oluşturur. İşi bizim klasik işler gibi irdeleyerek merkezden imdat beklerseniz buradan belki kitap, para alabilirsiniz. Ama ruhu vermek merkezin işi değildir.” (İ. Hakkı Tonguç’un Rauf İnan’a gönderdiği mektup, anan, E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 228-229)
 
Yüzde doksanı okuryazar olmayan, arpa ekmeğiyle yavan bulgura, yağsız peynire tutsak yaşayan, hayvanıyla birlikte yatan, bitten pireden yakasını kurtaramamış, bin yamalıkla gezen, emeği yedi bin yıldır tefeci bezirgân zümre ve toprak ağaları tarafından sömürülmekte olan, ter ve tezek kokulu köylüde var olan değer neydi acaba?
Bu değer, bereket törenlerinde, ritüellerde, seyirlik köylü oyunlarında, Keloğlan’da, Karagöz’de, Köroğlu’nda, Karacaoğlan’da örneklerini görebileceğimiz, halk kültürünün, çoğul, tüm hiyerarşilere ve kutsal böbürlenmelere kıçıyla gülen, tüm farklılıkları silen, deliyi padişah seçip ata bindiren, sonra da alaşağı eden gücüyle ilgilidir. Bu güç, ancak 2000’li yıllardan sonra Türkçe’ye kazandırılacak olan Mihail Bahtin’in Rönesans ve Dostoyevski çalışmalarında, Octavio Paz’ın Lâtin kültürü üzerine incelemelerinde kuramsal bir temele de oturtulacaktı. 
Eğitmen kursu öğrencilerinin kendi buldukları bir ders başlığı, halk kültürü içindeki bir çatışmada, anakritik bir anlayışla gerçeği yeniden bulmaya yönelmiş gibidir: “Suyu dua bulmaz, fen bulur!”
Devrimci dehası ile özgün yöntem araştırmalarını, evrensel bilgiye ait kuramsal yapıyı kendi halk kültürüyle buluşturmayı başarmış İsmail Hakkı Tonguç da yarım kalmış Anadolu Rönesansı’nın mimarı olacaktı… 
Günümüzün kültür ve eğitim sorunlarının çözümünde, yarınlar için kurmayı düşlediğimiz barışçı, paylaşımcı, doğa dostu bir yaşam biçimi için Köy Enstitülerini ve kurucusu Tonguç’u eleştirel bir bakış açısıyla bir kez daha öğrenmek zorundayız… 
Köy Enstitüleri’nin eleştirel eğitim anlayışıyla yeniden okunması ve çözümlenerek bugünün koşullarında tartışılır kılınması, premodern ile buluşarak insanlık kültürünü yeni bir karanlık çağa sürüklemekte olan postmodern bilinmezliklerin, karmaşanın ve neoliberal bilinç bulandırmalarının karşısına özgürlükçü / eşitlikçi / eleştirel akla dayalı bir eylembilim izleği olarak bizlere yeni mücadele olanakları kazandıracaktır. Geleceğimiz, ellerimizin, eleştirel aklımızın ve üretken imgelem gücümüzün ayrımında olabileceğimiz ölçüde bize ait olacaktır. Günümüz kültür ve siyaset ortamında eleştirel eğitimden, halkla birlikte halk için düşünüp davranmaktan yana olanların gün geçirmeksizin güçlerini bir araya getirmesi ve hayatın her alanında somut öneriler üretmesi gerekiyor. Freire’nin şu sözü ne kadar anlamlı: “Dinamik devrimci kültürel eylem süreklidir; iktidar öncesi ve sonrası gibi bir sınırı yoktur” (Freire, 127)  Eleştirel Eğitim Günleri’ni Köy Enstitüleri sabahyıldızının onurlu ve üretken ışığıyla selamlamak istiyorum. Sevgilerimle…   11 Nisan 2015, Alper AKÇAM