CUMHURİYET BAYRAMI - İZMİR
Değerli öğretmenlerim, sevgili konuklar,
29 Ekim 1968 günü Türk Solu Dergisi’nde önemli bir yazı yayınlanmıştı. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Köyceğiz Kuvayı Milliye Komutanı olarak görev yapmış, düşünceleri ve mücadeleci kişiliği nedeniyle onlarca yıl zindan hayatı yaşamış ve özgün kültürel eserler bırakmış bir isim, Türkiye sol hareketinin emektar ve çilekeş adı Dr. H. Kıvılcımlı, “Cumhuriyet Bayramı Nedir” diye soruyor ve şöyle sürdürüyordu yazısını
CUMHURİYET BAYRAMI NEDİR?
Bunu, bize en iyi özetleyen kişi, Cumhuriyet'in ölümsüz kurucusudur.Mustafa Kemal, Türkiye'yi yüzyıllardan beri iki büyük kahredici gücün, iki büyük lanetleme gücünün ezdiğini haykırdığı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gönderesine ilk Cumhuriyet bayrağını çekmişti.
Bu iki kahredici, lânetleme, baş belâsı güç neydi?Mustafa Kemal'e göre birisi Emperyalizm, öteki Saltanat'tı.
Emperyalizm neydi?
Batıda, serbest rekabetçi tasını tarağını toparlamış ve iç çatışmalarını dünya ölçüsünde kangrenleştirmiş olan, tekelci kapitalizmdi.
Saltanat neydi?
Kadim tefeci-bezirgân sermayenin her türlü gelişimi taşlaştırıp dondurakoymuş olan derebeylik biçimiydi.
Bu iki güç birbirileriyle domuz topu olmuştu. Emperyalizmin yeryüzündeki egemenliğini sağlayan yerli avadanlık, geri ve sömürge ülkelerde emperyalizmin teslim aldığı irili ufaklı saltanatlardı.1919 yılı, yalın savaş kılıcıyla, Kadim Çağ derebeyliği olan emperyalizmin yüzde yüz emrine geçirilmişti.
Onun için, Anadolu içlerinde, gâvura karşı kıpırdayan başkaldırma, karşısında, ilkin sözde Müslüman olan saltanatı buldu. Emperyalizmin papaz fru’ları, Saltanatın Molla Necmettin’lerini parayla tuttular. Ve Anadolu topraklarına sarıklı-cübbeli kılıklarla, casus ve baltalayıcı olarak gönderdiler. Ege Cephesi’nde Milli Kurtuluş Cephesi’nin ilk kurşunu, Yunanlı’dan önce, sözde mütegallibe hacıağalarına karşı sıkılmak zorunda kalındı.Onun İçin Türkiye'de Cumhuriyet demek, Türk Milleti’nin bağrına oturmuş olan emperyalizmle Saltanata karşı kurduğu bir savunma kalesi demektir. Bu sebepten Türkiye'nin devrimci Anayasası’nda, ‘her madde üçte iki çoğunlukla’ değiştirilebilirdi. Ama hiçbir çoğunlukla, hiçbir zaman ve hiçbir kimsenin değiştiremeyeceği tek madde Türkiye Devleti’nin bir Cumhuriyet olduğu maddesiydi. (…)
Cumhuriyet emperyalizme, yani Cihan finans Kapitalizmine ve Saltanat’a, yani Osmanlı tefeci -bezirgânlığına karşı savaşarak doğdu.Türkiye'de Cumhuriyet'in anlamını yücelten ve kutsallaştıran, Mustafa Kemal'in hiç hayale kapılmaksızın pek açık belirttiği, o her iki irtica cephesinde, her iki gericilik cephesinde başardığı savaştır.
Dr. Hikmet bu girişten sonra, “45 yıldır Türkiye'de neler olup bitti?” sorusuna yanıt vermeye çalışıyordu.Cumhuriyet’in başlıca “hikmeti vücudu”: Birincisi, Saltanatı (Türkçe’si: DOĞU GERİCİLİĞİNİ); İkincisi Emperyalizmi (Türkçe’si: BATI GERİCİLİĞİNİ) yok etmekti. 1919-29 arası Türkiye'de, kadim doğu gericiliğinin kavuğu olan saltanat devrildi. O kavuğun örttüğü asıl doğu gericiliğinin başı: tefeci-bezirgânlık dımdızlak parladı kaldı. O yüzden eski “irtica”, yeni, “gericilik”: budanmış ağaç gibi, her zamankinden daha zor kötekli ve daha gürbüz olarak, dört bucağımıza dal budak saldı.
1919-29 arası, Türkiye'de modern batı gericiliğinin şapkası olan emperyalizm, silâhlı kuvvet biçimiyle önce kapıdan kovuldu. O şapkayı taşıyan eskimiş ve tutar yeri kalmamış komprador burjuvazi saf dışı edildi Emperyalizm şapkasını yerli millî şirketler başlarına geçirdiler. Kapıdan kovulan yabancı sermaye: “Batıcı Demokrasi” ve “dış yardım” adı verilen Truva’nın Atı’yla yurdumuza bacadan girdi. Bir de baktık, 1923 yılı finans kapital şeytanının alıp götürdüğü yabancı silâhlı güçleri, aynı şeytan satamayıp geri getirdi. Ve yüzlerce üs'te yuvalandırdı.
Değerli öğretmenlerim, sevgili konuklar, Bugün, ne yazık ki, Cumhuriyet temel ilkeleri ve Cumhuriyet’in esin aldığı eşitlik, kardeşlik, hürriyet parolalarını taşıyan özgürlükçü Batı demokrasisi bakımından 1968 koşullarının çok gerisine düşmüş bulunmaktayız. Dünkü, yani 28 Ekim 2011 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan bir habere göre, bir dernek üyesi öğrencilerin evlerinde yapılan aramada bulunan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya ait “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi” adlı kitaba “suç unsuru” olarak el konmuştur. Bugün Cumhuriyet’in karşılarında savaşa savaşa kendi varlığını oluşturduğu emperyalizm ve saltanat kavramları unutturulmuş, hatta Cumhuriyet’in sahipleri bunlarmış gibi bir kültür ortamı yaratılmış bulunmaktadır. Emperyalizmle yeni saltanat anlayışı, Türkiye toprakları üzerine söz yerindeyse taht kurmuştur.
Dün askeriyle, öne sürdüğü yabancı devlet ordularıyla Anadolu’yu işgale çıkmış emperyalizmin bugün asker göndermesine gerek kalmamıştır. Anadolu’nun tüm yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, en uzak köşesinde kendi başına akan şirin dereciklerine varıncaya kadar emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin maden, HES ve benzeri finans kapital leş yağmasıyla karşı karşıyadır. Emperyalizmin kent ayağı olan finans kapital sömürüsü Tuzla’da, Bayrampaşa’da, Ostim’de ikide bir patlayan bombalarla açığa çıkan sendikasız, sigortasız emek sömürü ağında ve parayla para kazananların ultralüks jiplerde dolaşmasıyla somutlaşıyor; kırsal alanda köylünün emeğini yedi bin yıldır kasasına indiren, üreticinin sütünü kırk kuruştan alıp yüz altmış kuruştan satan, tarlada tanesi beş kuruş olan limonu manavda tüketiciye beş yüz kuruşa tokatlayan, bir ayağı benzin-petrol istasyonlarında, bir ayağı güzden doğacak kuzu, sağılacak süt, yetiştirilecek sebze meyve için yoksul üreticiye para vererek soygununu sürdüren tefeci bezirgân anlayışla etle tırnak gibi birbirine giriyor… Devrimci ve halkçı Cumhuriyet’in bu iki karşıt gücü, ekonomik sömürü ağını politika ve kültür alanında kurduğu ortaklıkla halk çoğunluğunun iradesini istediği yönde devindirebilir duruma geliyor.
Değerli öğretmenlerim, sevgili konuklar, Cumhuriyet ve özgürlük düşmanı emperyalist, Şarkiyatçı, gerici politikaların bugünkü hegamonyasının oluşmasında aydın geçinen belli bir kesimin de çok büyük katkıları olmuştur. Bu duruma dikkatinizi çekmek ve sizleri Anadolu’nun özgür ve onurlu geleceği için yeni bir kültür programı oluşturma mücadelesine çağırmak istiyorum.
ABD’nin Orta Doğu politikalarının alevlenmeye, Körfez savaşlarına, Irak işgallerine doğru akmaya başladığı bir emperyalist buhran döneminde, Türkiye’de “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”na yönelik dergi yazılarının ve kitapların, bir merkezden işaret almış gibi arka arkaya yayınlanmış olması ilginç bir koşutluk oluşturmaktadır. Bu furya içinde, o güne kadar politik söylemlerden uzak kalmış birçok aydının, edebiyatçının da döneme ilişkin eleştiri yazıları kaleme aldıklarını gördük. Orhan Pamuk’un Kar adlı Şarkiyatçı romanında somutlaşan bu kültürel eğilime katılanların kimlikleri ilginç bir yelpaze oluşturuyordu. “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nın arkasında geleneksel kültürün reddi olduğu ve merkezi bir öznenin yönlendirdiği “kültürden kimliğe” giden bir yol izlendiği doğrultusundaki bir ana fikir çevresinde toparlayabileceğimiz, Hasan Bülent Kahraman’dan Asım Karaömerlioğlu’na, Orhan Pamuk’tan Orhan Koçak ve Ömer Türkeş’e uzanan bu yelpazede ileri sürülen tezler büyük çelişkiler ve metinsel kırılmalar taşımaktaydı.
Yalnızca Ahmet Hamdi Tanpınar’la Fakir Baykurt’u karşılaştırarak Cumhuriyet kültür kırılmasını örneklemeye çalışan Orhan Koçak’ın tutumuna yakından bakmak bile bize önemli bir ipucu verecektir. Orhan Koçak da Orhan Pamuk gibi Cumhuriyet’in bir “reddiye” ile başladığı inancındadır; hayatını edebiyata adamış olduğunu söylediği Tanpınar’ın “edebî tarzı”nı kültürel geleneğe uygun bulan, Tanpınar’a yeterince değer verilmediği için kültürde bir kırılma oluştuğuna inanan aydınlarımızdandır. Defter dergisinin kendisiyle yaptığı söyleşide 1950’lerdeki kendi evlerini anlatmaktadır. “Hatırlarım, bizim ev resmiyete pek saygılı, hatta bağnaz Kemalist sayılabilecek bir evdi, 50’lerde Tanpınar’ın Huzur’u bu resmiyetin dışında bir şey gibi, sanki kaçak olarak okunmuştu bu evde! Aslında Türk ulusçuluğuna bağlı olup da sadece daha geniş ve daha dolayımlı bir yerlilik düşünmeye çalışan Tanpınar, bir yabancı yazar gibi okunuyor, yerlilik payesi de örneğin Fakir Baykurt’a uygun görülüyordu.” (Orhan Koçak, Defter, 1997, sayı 31, s 90) Koçak’ın “Kemalist kültür” eleştirisinde resmi görüşün yazarı olarak adı verilen Fakir Baykurt, Köy Enstitüsü çıkışlı yoksul bir köylü çocuğudur, köy öğretmenidir. Gazi Eğitim Enstitüsü’nü kazandıktan sonra Gayret dergisinde yazdığı bir yazı nedeniyle yargılanmıştır…
1958 yılında ilk romanı Yılanların Öcü ile Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almıştır. Ancak roman nedeni ile hem Baykurt hem Cumhuriyet gazetesi kovuşturma geçirmiştir. Cumhuriyet’teki bazı yazıları yüzünden öğretmenlikten alınıp Milli Eğitim Bakanlığı Yapı İşleri Bölümü’nde görevlendirilmiştir. Sürüp giden yazıları ve Yılanların Öcü romanı yüzünden Bakanlık emrine alınmıştır. [Demokrat Parti iktidarının iş başında olduğu bu dönem, Orhan Koçak tarafından devletin kültür kuruculuğu işinden çekildiği, sanat ve kültürde “kendiliğinden oluşumlara göz yumulmuş bir dönem” (Kemalizm, s 370) olarak tanımlanmaktadır.] Fakir Baykurt, altı ay açıkta kaldıktan sonra, ancak 27 Mayıs 1960’tan sonra Ankara’da ilköğretim müfettişliğine atanmıştır. Koçak tarafından Baykurt’u desteklediği savlanan “resmi görüş”le Baykurt’un ilişkisi budur. Fakir Baykurt, bu ülke için nasıl bir reddiyenin, nasıl bir kırılmanın ürünüdür acaba? Bedeniyle, düşüncesiyle, Anadolu toprağının öz malı değil midir?A. H. Tanpınar ise, aynı yıllarda İstanbul Üniversitesi’nin el üstünde tutulan seçkin bir üniversite öğretim görevlisidir. Türk Dili ve Edebiyatı’nın en önde gelen adıdır. 1953, 1955, 1957 yıllarında kendi isteğiyle ve devlet olanaklarıyla yurt dışı gezileri yapmış, çeşitli kongrelere katılmıştır. Koçak’ın alıntı yaptığımız aynı yazısından da öğrenebildiğimize göre, 1950 sonrasında “Türk Beşleri”nden bile esirgenen yurt dışı geziler, resmi görevler vb. Tanpınar’a en az üç kez arka arkaya sunulmuştur… Tanpınar’ın bu olanağı elde etmek için birçok milletvekiline, yetkili yerdeki eş dosta yalvar yakar içerikli mektuplar yazmış olması da işin başka bir boyutudur. Tanpınar’ın yazın yaşamı baştan sona yakından incelendiğinde, kendi deyimi ile “yekpâre” bir bütünlük göstermediği de çok açıktır…
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dünyaya bakışında, Huzur romanı ile Saatleri Ayarlama Enstitüsü arasındaki yazarlık tarzı ile kendini gösteren değişimi, Anadolu’da Köy Enstitüleri gerçeği ile üstkültürle buluşmayı başarmış halk kültürü yenidendoğuşunun bir ürünü olarak okumak da olasıdır. Bu konudaki ayrıntıları Tanpınar’ın kendi yazılarından açıkça izleyebilirsiniz. Tanpınar’ın 1950’nin ikinci yarısından sonra ulaştığı erginlik döneminde Cumhuriyet’e ve halk kültürüne karşı tutumu son derece sevecen ve sahiplenir bir niteliktedir. Yahya Kemal’in, Tanpınar’ın ve daha birçoklarının, Osmanlı saray kültürünün yeni kurulan Cumhuriyet’in kültürü, sanatı içinde de var olabilmesi için verdikleri çaba, estetik açıdan olsun, hiç de küçümsenmemeli. Ancak, yüzyıllarca, söz yerindeyse halkı ve halk kültürünü ezen bu eklektik kültür, kendisini yeni dönem içerisinde de var etmeyi, sürdürmeyi başaramamışsa, burada kabahatli olan Cumhuriyet’i kuran ve onun kültür ve eğitim politikalarına el yordamıyla yön vermeye çalışanlar değil, o “eski”nin kendisi, toplumsal iletişimin dışındaki yeri olmalıdır.
Orhan Pamuk’un Kar adlı romanı, Asım Karaömerlioğlu’nun Orada Bir Köy Var Uzakta adlı yapıtı, Hasan Bülent Kahraman’ın Doğu Batı Dergisi yazıları ve Sanatsal Gerçeklikler, Olgular ve Öteleri adlı kitabı, yüzde yüz Şarkiyatçı denebilecek veriler ve imgelem kurulumları ile donatılmıştır.
Günay Göksü Özdoğan’ın “Turan’dan Bozkurt’a Tek Parti Döneminde Türkçülük” adlı yapıtında, Taha Parla’nın “Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm”inde, özgün metinler ile söz konusu furya zamanına denk gelen yayınlanmış kitap içerikleri arasında ilginç kırılmalar oluştuğu, bilinçli değiştirmeler yapıldığı açıkça saptanabilmektedir. Emperyalizmin Orta Doğu canavarlığı ile “eşzamanlı” oluşmuş bu kültürel saldırıda, “ulusalcılık ve Kemalizm” ile faşizm, koşut hatta özdeş gösterilmiş, uluslararası soygun ve savaş şirketlerinin karşısında duran tüm ulusal ekonomik oluşum ve kültürel duruşlar yok edilmeye çalışılmıştır. Bu furyanın ilginç yanlarından biri de, Hollandalı Türkolog Erich Van Zürcher ile Fransız tarihçi Ettiene Copeaux’nün adını andığımız yerli aydınlar için en önemli esin kaynağı olmasıdır. Sultan Abdülhamit ve Said-i Nursi’yi “geleneksel modernist” olarak tanımlayan Erich Van Zürcher’in Modernleşen Türkiye’nin Tarihi adlı yapıtı devlete ait üniversitelerimizi de kapsamak üzere bir “sivil Cumhuriyet tarihi” kaynağı olarak gösterilmiş, yüzbinlerce genç bilincin zihnine bir Truva atı gibi sokulması gerçekleştirilmiştir. “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nı canlı tanıklık ederek yaşamış aydınımız Niyazi Berkes’in “Türkiye’de Çağdaşlaşma” adlı yapıtıysa, satış bakımından Erich Van Zürcher’inkinin onda biri bile olamamıştır. Zürcher’in Şarkiyatçı bir bakış açısıyla kaleme aldığı kitapta, 1954 seçimlerinde CHP’nin Demokrat Parti’den daha fazla oy aldığı Sinop, Kars, Tunceli ve Malatya’daki durumu toprak ağalığının CHP’den yana olmasıyla açıklamış olması, tüm Şarkiyatçılar’da olduğu gibi, seküler yaşamı savunan önlemleri ve yasal değişiklikleri birer “tepeden inmeci”, “darbeci” değişim olarak anması, bu konuda Zürcher, Ettiene Copeaux gibi bilim adamı kimliği taşıyor görünenlerle bir din adamının, Türkler ve Müslümanları Batı dünyasına yakıştıramayan Papa XVI. Benedik’in papalık dönemi öncesi Kardinal Ratzinger olarak yaptığı konuşmalar arasında büyük benzerlikler bulunuyor olması, kültür dünyamız tarafından es geçilmiş çok önemli satır başları olarak anılmalıdır. Şarkiyatçı bakış açısı, Şark ülkeleri için, dini inanca dayanmayan tüm değişimleri ve yenilikleri tepeden inmeci olarak bulmakta, kendi toplumlarının Rönesans ve Reform hareketleri, 1789 Fransız Devrimi ile kazanmış bulundukları kimi olanakları Şark ülkeleri için layık görmemektedir…
Değerli öğretmenlerim, sevgili konuklar,Ülkeye egemen gerici hegamonik ittifakın işini kolaylaştıran bir diğer etmen ise, Cumhuriyet’i savunuyor görünürken halka tepeden bakan, emekçiyi, köylüyü adam yerine koymayan seçkinci bir anlayıştır. Bu anlayış, Cumhuriyet’i anlatırken her şeyi bir avuç seçkin aydınlatmacının eseri olarak tanımlıyor, Köy Enstitüleri’nde yaşam bulmuş halk kültürünün yenileştirici, değişimci gücünü hesaba katmıyor…
Bu konuyu bir örnekle açmak istiyorum. Köy Enstitülü yazar Talip Apaydın’la ilgili bilgi almak için internete başvuruyorsunuz, EDEBİYATFAKULTESİ.COM adlı kaynakta aşağıdaki gibi bir not çıkıyor. “Eserlerinin hemen hemen hepsinde vaktiyle Köy Enstitüleri’nde benimsetilmiş köy anlayışına uygun klişe anlayışı işier. Bu kitaplarda köy daima sefil ve sömürülmüştür. Köylü câhildir, hurafelere inanır. Müsbet hiçbir davranışları yoktur. Bu toplumda tak iyi insan köy öğretmenidir. Öğretmen, köylüyü eğiterek modern ve taık(laik yazılmak istenmiş olmalı – bizim notumuz-) hâle getirmeye uğraşır. Eserlerinde Yaşar Kemâl, Kemâl Tahirve Orhan Kemâl’in etkisi görülür.”Yazın yanlışları düzeltilmeden aktarılmış, genç kuşaklara bilgi kaynağı olacak metni yazanların Talip Apaydın’ın herhangi bir kitabını okumuş oldukları söylenemez. Köy Enstitüleri kurucu düşüncesinin halk kültürüne ve köylülere büyük değer verdiği, eğitmen yetiştirilmesinde, Köy Enstitüsü öğreniminde halk anlatılarının, oyun ve söz kültürünün, imececi yaşam biçiminin önemli yer tuttuğu, enstitülerde hafta sonu eğlencelerine köylülerin de katıldığı, hatta bazı enstitülerde köylülerin derslere kabul edildiği bilinmektedir.Talip Apaydın’ın Kurtuluş Savşı’nı anlattığı “Toz Duman İçinde”, “Vatan Dediler” ve “Köylüler” adlı üçlemesindeki başkahraman Molla Mahmut ya da Yoz Davar adlı romanın kahramanı Çoban Musa, tek başlarına bile metinde ileri sürülen düşünceyi kökünden söküp atacak ölçüde insani değer taşıyan ve tüm olumsuzluklara kafa tutmayı başarmış köylü kahramanlardır. Halka tepeden bakan seçkinci anlayış, Cumhuriyet’i yürekten savunan aydın kesime de zarar vermekte, Cumhuriyet’in takiyyeci yandaşlarına malzeme sağlayarak Cumhuriyet’i arkadan vurmuş olmaktadır. Değerli konuklar, Tüm bu karmaşa ve at iziyle it izinin birbirine karıştığı kültürel ortamda, yolumuzu aydınlatacak gerçeklik, kendi tarihsel kaynaklarımızın içinde, yitirilmiş bir cennet gibi parıldamaktadır. Az önce adını andığımız Köy Enstitüleri gerçekliği, devrimci ve halkçı girişimi, hem ülkemiz, hem tüm dünya halkları için önemli bir yol haritası çizmiş bulunmaktadır.
Türkiye köyü ve köylüsünün özgün yapısı, göçebe ve kan toplumu gelenekli imececi yaşam, Köy Enstitüleri’nde yenidendoğuşa uğramış, evrensel boyutta devrimci bir atılıma da kaynak oluşturmuştu.Bugün çarpıtılmış yorumlarla ırkçı bir bakış açısının kurucusuymuş gibi tanıtılan Ziya Gökalp’in özellikle 1915’ten sonra Türkiye köyü ve köylüsü üzerine yaptığı değerlendirmeler, bugün için de önemli bir içerik taşımaktadır. Ziya Gökalp, Türkiye’nin en önemli sorununu medeniyetle harsı ayıramamak olarak görüyor, eğitimde “Türk Harsı”ndan ayrılmamak gerektiğine işaret ediyordu. Gökalp’in tüm yeryüzünde belli bir ekonomi-üretim aşamasında gözlemlenen kan kardeş toplumun kadın erkek eşitliğinden, kurultaycı, katılımcı demokrasilere uzanan insancıl özelliklerini, yalnızca Türk milletine özgü değerlermiş gibi tanımlamış olması tartışmamızın ana konusu değildir. Ancak, Ziya Gökalp’ten Karl Marks’a uzanan bir yelpazede, bize özgü bir toplumsal yapıya çekilen dikkat, günümüz Cumhuriyet güçleri için de bir yol ve yöntem aydınlatması olarak değerlendirilmelidir. Osmanlı- Rus savaşı sürerken “Marks’ın 04 Şubat 1878 tarihinde Leibzig’de bulunan Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin önderlerinden olan Wilhelm Liebnecht’e yaptığı değerlendirme, düşünürün Türk’e bakışının bazı yönleriyle zaman içinde olumlu yönde değiştiğini göstermektedir. Marks anılan yerde şunları yazar: ‘İki nedenden dolayı en kararlı biçimde Türkler’den yana tavır almaktayız: Birincisi, çünkü biz ‘Türk köylüsünü’ (vurgu Marks’ın; OBK) diyesi, Türk halk kitlesini- inceledik ve onun kesinlikle ‘Avrupa’daki köylülüğün en becerikli ve ahlaklı temsilcisi’ (vurgu Marks’ın; OBK) olduğunu gördük.’” (Onur Bilge Kula, Avrupa Kimliği ve Türkiye, s 431) Ziya Gökalp’i Durkheimcı bir ideolojik açıklamaya götüren, Türk sosyalisti Dr. Hikmet için Marksist söylemde yeni kuramsal açılımlarla tanımlanan Anadolu köyünün özgün yapısı, Cumhuriyet dönemi kültür ve eğitim politikalarının iskelet adı olmuş İsmail Hakkı Tonguç’un da hareket noktasını oluşturmuştur. Tonguç, Anadolu köyünün bilinen küçük üreticilikten öte Horasan göçebe geleneklerini koruyan, paylaşımcı, imececi yapısını görerek davranmış, evrensel pedagojik çalışmalarla kendi toprağının özgünlüğünü Köy Enstitüleri’nde buluşturmayı başarmıştır. Gazi Lisesi’nin, Gazi Eğitim Enstitüsü’nün ders araç gereçleri salonunda, küçük işliklerinde yıllarca emek vermiş bu çilekeş devrimcinin İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atanmasıyla birlikte eğitim ve kültür politikaları büyük ve yeni bir ivme kazanmıştır... Değerli dinleyiciler, İçinde bulunduğumuz karanlığa tutulmuş ikinci ışıksa, çok uzaklardan, Latin Amerika’dan yaşadığımız topraklara kadar uzanmaktadır. Geçtiğimiz on yıl boyunca, Latin Amerika'daki yeni bir kitlesel mücadele dalgası, bu kıtanın devrimcileriyle emperyalist ülkelerdekiler arasında bir yüzleşmeye sahne olmuştur. Bu mücadelelerin birçoğunda, Evo Morales başkanlığındaki Bolivya'daki gibi, yerli halklar başı çekmekteler. Latin Amerikalı devrimciler, Avrupa merkezci kavramların yerine kendi yerel gerçekliklerini öne çıkarmak ve bu anlamda çağdaş devrimci düşünceye önemli bir açılım getirmek çabasındadır. “Avrupa-merkezcilik”in, toplumsal ilerleme için fiziksel üretimi arttırma ihtiyacı dolayısıyla, köylü ve yerli gerçekliğini dışladığı, sanayileşmeye öncelik vererek doğal kaynakların yitimine de yol açtığı da söz konusu edilmektedir. Arjantinli teorisyen Néstor Kohan’ın İnka kan topluluğu üzerinden işaret ettiği ve günümüzde emperyalizme karşı direnişin en önemli gücü durumuna gelen Latin Amerika devrimci hareketi bizim için de önemli bir gizilgüç taşımaktadır. Anadolu’nun Horasan gelenekli göçerleri, bugün kent varoşlarında yaşamını sürdürüyor olsa da göçer kültürleriyle yaşamaktadırlar ve Latin Amerika’nın İnka ya da Aztek uygarlığı kurucularından ya da “Çiçimeka” adı verilen göçebelerinden devrimci gelenek bakımından hiç de aşağı değillerdir. Anadolu ile Latin Amerikayı halk hareketleri ve devrimci duruş bakımından yakınlaştıran diğer bir özellik de, Osmanlı tarihsel devrimciliği çağında, yani mukataa-kesim dönemine kadar geçerli olmuş, kan- kardeş toplumu geleneklerine uygun olarak, toprakta özel mülkiyet hakkı vermeyen “dirlik düzeni”ne karşılık Meksika ve Latin Amerika’da İspanyol fethi öncesi egemen olan “Calpulli” arasındaki koşutluktur. Meksikalı kültürbilimci Octavio Paz’ın Gabino Fraga adlı araştırmacıdan aldığı şu küçük not, bu benzeşimi açıkça vurgulamaktadır. “Her yerleşim yöresi mahallelere (ya da calpulli) bölünür, her birine belli büyüklükte toprak ayrılırdı; bu toprak tek tek bireylere değil, o mahallede oturan ailelere ya da oymağa toptan verilirdi. Kendi Calpulli’sinden ayrılıp giden ya da ailesine verilen toprağı ekip biçmeyen kişi ortak mülkiyet hakkını da yitirirdi.” (Gabino Fraga, Toprak Hakkında, Mexico, 1946, alıntılayan Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 157) Söz Latin Amerika’dan açılmış iken, dünyanın yaşadığı ekolojik kriz üzerine en cesur hükümet açıklamaları Küba, Bolivya ve Latin Amerika'daki diğer anti-emperyalist hükümetler tarafından dillendirilmekte olduğunu söylemekte de yarar var. Bolivya devlet başkanı Evo Morales, "tarih tarafından, bizi doğayı ve yaşamı savunmak için verilen mücadelenin öncü kuvvetlerine dönüştürmeye davet edilmiş" yerli halkların öncü rolüne dikkat çekmektedir. Perulu yerli lideri Rosalía Paiva, "Fetih-öncesi And toplumu", diyor "her biri bütünün bir parçasıydı ve hepsi toprağın. Toprak asla bize ait olamaz çünkü biz onun oğulları ve kızlarıyız ve biz toprağa aitiz" [29].
Perulu Marksist ve yerli lideri Hugo Blanco tarafından anlatılan bir hikâyeyi aktarmakta da yarar görüyorum. Topluluğunun üyelerinden biri, Cuzco yakınındaki bir Quechua köyüne doğru, birkaç İsveçli turiste rehberlik ediyormuş. Yerli topluluğunun kolektivist ruhundan etkilenen bir turist, "bu komünizm gibi bir şey" demiş. "Hayır" diye yanıtlamış rehber, "Komünizm bunun gibi bir şey".Değerli öğretmenlerim, sevgili konuklar,Anadolu’nun yeraltı ve yerüstü tüm zenginliklerinin yağmalanmaya çalışıldığı, Avrupa’nın çevreyi kirleten tüm sanayi kuruluşlarının 2001 krizinde çok hızlanan bir ivmeyle Anadolu’ya taşındığı bir dönemde, dikkatlerimizin toprağımıza, kendi coğrafya zenginliklerimizin korunması birincil görev olarak karşımızda durmaktadır.
Latin Amerika’daki tarihsel devrimci gelenek ve halk hareketlerinin de koşutluğunda biz de kendi devrimci tarzımızı bir kere daha gözden geçirmek durumundayız. 1950’lerden başlayarak Türkiye içine yuvarlandığı büyük yanlıştan, emperyalizme çöplük ve hammadde kaynağı olduğu çarpık sanayileşme saplantısından an geçirmeksizin geriye dönmeli, tarımda teknolojinin kullanımı, doğal kaynakların korunup geliştirilmesi ve üretici örgütlenmesi bakımından ileri atılımlar yapılmalıdır. Türkiye bugün artık bir köylü ülkesi değil. Nüfusumuzun %70’ten fazlası kentlere ve kent çevrelerinde kurulan, kültürel kırılmanın en çok görüldüğü, Şarkiyatçı politikalara da oy potansiyeli oluşturan semtlere taşındı. Bu noktada Köy Enstitüleri gerçeğinden hareketle yeni bir kültür politikası oluşturmak ve bu geniş yığını halkçı bir kültürle kavramak zorundayız.Üstyapıdaki seçkinci bazı çatışmalarda güç ve zaman yitirmek yerine halkın içinde olmayı başarmalıyız. Çarşafıyla, türbanıyla HESçi yağmacılara direnen Tortumlu kadınların mücadelesi asla unutulmamalıdır.Ayrıca, yeni bir halkçı devrimci kültürel dönüşüm için siyasal iktidar değişimi beklenmeksizin geleceğe yönelik öncü çalışmalar başlatılmalı, emperyalist, gerici politikalara karşı olan yerel yönetimlerin, meslek odalarının, demokratik kitle örgütlerinin ve parasız eğitim istediği için aylarca zindanlarda tutulan devrimci gençliğimizin güçlerinin birleştirilmesi gerçekleştirilmelidir. Bu yola birlikte çıkacağız. Tüm aydınlarımızı böyle bir imece yolu bekliyor…Seksen sekiz yaşındaki genç Cumhuriyetimizi kutluyor, hepinize saygılar sunuyorum.
alperakcam@gmail.com
29 Ekim 1968 günü Türk Solu Dergisi’nde önemli bir yazı yayınlanmıştı. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Köyceğiz Kuvayı Milliye Komutanı olarak görev yapmış, düşünceleri ve mücadeleci kişiliği nedeniyle onlarca yıl zindan hayatı yaşamış ve özgün kültürel eserler bırakmış bir isim, Türkiye sol hareketinin emektar ve çilekeş adı Dr. H. Kıvılcımlı, “Cumhuriyet Bayramı Nedir” diye soruyor ve şöyle sürdürüyordu yazısını
CUMHURİYET BAYRAMI NEDİR?
Bunu, bize en iyi özetleyen kişi, Cumhuriyet'in ölümsüz kurucusudur.Mustafa Kemal, Türkiye'yi yüzyıllardan beri iki büyük kahredici gücün, iki büyük lanetleme gücünün ezdiğini haykırdığı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gönderesine ilk Cumhuriyet bayrağını çekmişti.
Bu iki kahredici, lânetleme, baş belâsı güç neydi?Mustafa Kemal'e göre birisi Emperyalizm, öteki Saltanat'tı.
Emperyalizm neydi?
Batıda, serbest rekabetçi tasını tarağını toparlamış ve iç çatışmalarını dünya ölçüsünde kangrenleştirmiş olan, tekelci kapitalizmdi.
Saltanat neydi?
Kadim tefeci-bezirgân sermayenin her türlü gelişimi taşlaştırıp dondurakoymuş olan derebeylik biçimiydi.
Bu iki güç birbirileriyle domuz topu olmuştu. Emperyalizmin yeryüzündeki egemenliğini sağlayan yerli avadanlık, geri ve sömürge ülkelerde emperyalizmin teslim aldığı irili ufaklı saltanatlardı.1919 yılı, yalın savaş kılıcıyla, Kadim Çağ derebeyliği olan emperyalizmin yüzde yüz emrine geçirilmişti.
Onun için, Anadolu içlerinde, gâvura karşı kıpırdayan başkaldırma, karşısında, ilkin sözde Müslüman olan saltanatı buldu. Emperyalizmin papaz fru’ları, Saltanatın Molla Necmettin’lerini parayla tuttular. Ve Anadolu topraklarına sarıklı-cübbeli kılıklarla, casus ve baltalayıcı olarak gönderdiler. Ege Cephesi’nde Milli Kurtuluş Cephesi’nin ilk kurşunu, Yunanlı’dan önce, sözde mütegallibe hacıağalarına karşı sıkılmak zorunda kalındı.Onun İçin Türkiye'de Cumhuriyet demek, Türk Milleti’nin bağrına oturmuş olan emperyalizmle Saltanata karşı kurduğu bir savunma kalesi demektir. Bu sebepten Türkiye'nin devrimci Anayasası’nda, ‘her madde üçte iki çoğunlukla’ değiştirilebilirdi. Ama hiçbir çoğunlukla, hiçbir zaman ve hiçbir kimsenin değiştiremeyeceği tek madde Türkiye Devleti’nin bir Cumhuriyet olduğu maddesiydi. (…)
Cumhuriyet emperyalizme, yani Cihan finans Kapitalizmine ve Saltanat’a, yani Osmanlı tefeci -bezirgânlığına karşı savaşarak doğdu.Türkiye'de Cumhuriyet'in anlamını yücelten ve kutsallaştıran, Mustafa Kemal'in hiç hayale kapılmaksızın pek açık belirttiği, o her iki irtica cephesinde, her iki gericilik cephesinde başardığı savaştır.
Dr. Hikmet bu girişten sonra, “45 yıldır Türkiye'de neler olup bitti?” sorusuna yanıt vermeye çalışıyordu.Cumhuriyet’in başlıca “hikmeti vücudu”: Birincisi, Saltanatı (Türkçe’si: DOĞU GERİCİLİĞİNİ); İkincisi Emperyalizmi (Türkçe’si: BATI GERİCİLİĞİNİ) yok etmekti. 1919-29 arası Türkiye'de, kadim doğu gericiliğinin kavuğu olan saltanat devrildi. O kavuğun örttüğü asıl doğu gericiliğinin başı: tefeci-bezirgânlık dımdızlak parladı kaldı. O yüzden eski “irtica”, yeni, “gericilik”: budanmış ağaç gibi, her zamankinden daha zor kötekli ve daha gürbüz olarak, dört bucağımıza dal budak saldı.
1919-29 arası, Türkiye'de modern batı gericiliğinin şapkası olan emperyalizm, silâhlı kuvvet biçimiyle önce kapıdan kovuldu. O şapkayı taşıyan eskimiş ve tutar yeri kalmamış komprador burjuvazi saf dışı edildi Emperyalizm şapkasını yerli millî şirketler başlarına geçirdiler. Kapıdan kovulan yabancı sermaye: “Batıcı Demokrasi” ve “dış yardım” adı verilen Truva’nın Atı’yla yurdumuza bacadan girdi. Bir de baktık, 1923 yılı finans kapital şeytanının alıp götürdüğü yabancı silâhlı güçleri, aynı şeytan satamayıp geri getirdi. Ve yüzlerce üs'te yuvalandırdı.
Değerli öğretmenlerim, sevgili konuklar, Bugün, ne yazık ki, Cumhuriyet temel ilkeleri ve Cumhuriyet’in esin aldığı eşitlik, kardeşlik, hürriyet parolalarını taşıyan özgürlükçü Batı demokrasisi bakımından 1968 koşullarının çok gerisine düşmüş bulunmaktayız. Dünkü, yani 28 Ekim 2011 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan bir habere göre, bir dernek üyesi öğrencilerin evlerinde yapılan aramada bulunan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya ait “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi” adlı kitaba “suç unsuru” olarak el konmuştur. Bugün Cumhuriyet’in karşılarında savaşa savaşa kendi varlığını oluşturduğu emperyalizm ve saltanat kavramları unutturulmuş, hatta Cumhuriyet’in sahipleri bunlarmış gibi bir kültür ortamı yaratılmış bulunmaktadır. Emperyalizmle yeni saltanat anlayışı, Türkiye toprakları üzerine söz yerindeyse taht kurmuştur.
Dün askeriyle, öne sürdüğü yabancı devlet ordularıyla Anadolu’yu işgale çıkmış emperyalizmin bugün asker göndermesine gerek kalmamıştır. Anadolu’nun tüm yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, en uzak köşesinde kendi başına akan şirin dereciklerine varıncaya kadar emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin maden, HES ve benzeri finans kapital leş yağmasıyla karşı karşıyadır. Emperyalizmin kent ayağı olan finans kapital sömürüsü Tuzla’da, Bayrampaşa’da, Ostim’de ikide bir patlayan bombalarla açığa çıkan sendikasız, sigortasız emek sömürü ağında ve parayla para kazananların ultralüks jiplerde dolaşmasıyla somutlaşıyor; kırsal alanda köylünün emeğini yedi bin yıldır kasasına indiren, üreticinin sütünü kırk kuruştan alıp yüz altmış kuruştan satan, tarlada tanesi beş kuruş olan limonu manavda tüketiciye beş yüz kuruşa tokatlayan, bir ayağı benzin-petrol istasyonlarında, bir ayağı güzden doğacak kuzu, sağılacak süt, yetiştirilecek sebze meyve için yoksul üreticiye para vererek soygununu sürdüren tefeci bezirgân anlayışla etle tırnak gibi birbirine giriyor… Devrimci ve halkçı Cumhuriyet’in bu iki karşıt gücü, ekonomik sömürü ağını politika ve kültür alanında kurduğu ortaklıkla halk çoğunluğunun iradesini istediği yönde devindirebilir duruma geliyor.
Değerli öğretmenlerim, sevgili konuklar, Cumhuriyet ve özgürlük düşmanı emperyalist, Şarkiyatçı, gerici politikaların bugünkü hegamonyasının oluşmasında aydın geçinen belli bir kesimin de çok büyük katkıları olmuştur. Bu duruma dikkatinizi çekmek ve sizleri Anadolu’nun özgür ve onurlu geleceği için yeni bir kültür programı oluşturma mücadelesine çağırmak istiyorum.
ABD’nin Orta Doğu politikalarının alevlenmeye, Körfez savaşlarına, Irak işgallerine doğru akmaya başladığı bir emperyalist buhran döneminde, Türkiye’de “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”na yönelik dergi yazılarının ve kitapların, bir merkezden işaret almış gibi arka arkaya yayınlanmış olması ilginç bir koşutluk oluşturmaktadır. Bu furya içinde, o güne kadar politik söylemlerden uzak kalmış birçok aydının, edebiyatçının da döneme ilişkin eleştiri yazıları kaleme aldıklarını gördük. Orhan Pamuk’un Kar adlı Şarkiyatçı romanında somutlaşan bu kültürel eğilime katılanların kimlikleri ilginç bir yelpaze oluşturuyordu. “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nın arkasında geleneksel kültürün reddi olduğu ve merkezi bir öznenin yönlendirdiği “kültürden kimliğe” giden bir yol izlendiği doğrultusundaki bir ana fikir çevresinde toparlayabileceğimiz, Hasan Bülent Kahraman’dan Asım Karaömerlioğlu’na, Orhan Pamuk’tan Orhan Koçak ve Ömer Türkeş’e uzanan bu yelpazede ileri sürülen tezler büyük çelişkiler ve metinsel kırılmalar taşımaktaydı.
Yalnızca Ahmet Hamdi Tanpınar’la Fakir Baykurt’u karşılaştırarak Cumhuriyet kültür kırılmasını örneklemeye çalışan Orhan Koçak’ın tutumuna yakından bakmak bile bize önemli bir ipucu verecektir. Orhan Koçak da Orhan Pamuk gibi Cumhuriyet’in bir “reddiye” ile başladığı inancındadır; hayatını edebiyata adamış olduğunu söylediği Tanpınar’ın “edebî tarzı”nı kültürel geleneğe uygun bulan, Tanpınar’a yeterince değer verilmediği için kültürde bir kırılma oluştuğuna inanan aydınlarımızdandır. Defter dergisinin kendisiyle yaptığı söyleşide 1950’lerdeki kendi evlerini anlatmaktadır. “Hatırlarım, bizim ev resmiyete pek saygılı, hatta bağnaz Kemalist sayılabilecek bir evdi, 50’lerde Tanpınar’ın Huzur’u bu resmiyetin dışında bir şey gibi, sanki kaçak olarak okunmuştu bu evde! Aslında Türk ulusçuluğuna bağlı olup da sadece daha geniş ve daha dolayımlı bir yerlilik düşünmeye çalışan Tanpınar, bir yabancı yazar gibi okunuyor, yerlilik payesi de örneğin Fakir Baykurt’a uygun görülüyordu.” (Orhan Koçak, Defter, 1997, sayı 31, s 90) Koçak’ın “Kemalist kültür” eleştirisinde resmi görüşün yazarı olarak adı verilen Fakir Baykurt, Köy Enstitüsü çıkışlı yoksul bir köylü çocuğudur, köy öğretmenidir. Gazi Eğitim Enstitüsü’nü kazandıktan sonra Gayret dergisinde yazdığı bir yazı nedeniyle yargılanmıştır…
1958 yılında ilk romanı Yılanların Öcü ile Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almıştır. Ancak roman nedeni ile hem Baykurt hem Cumhuriyet gazetesi kovuşturma geçirmiştir. Cumhuriyet’teki bazı yazıları yüzünden öğretmenlikten alınıp Milli Eğitim Bakanlığı Yapı İşleri Bölümü’nde görevlendirilmiştir. Sürüp giden yazıları ve Yılanların Öcü romanı yüzünden Bakanlık emrine alınmıştır. [Demokrat Parti iktidarının iş başında olduğu bu dönem, Orhan Koçak tarafından devletin kültür kuruculuğu işinden çekildiği, sanat ve kültürde “kendiliğinden oluşumlara göz yumulmuş bir dönem” (Kemalizm, s 370) olarak tanımlanmaktadır.] Fakir Baykurt, altı ay açıkta kaldıktan sonra, ancak 27 Mayıs 1960’tan sonra Ankara’da ilköğretim müfettişliğine atanmıştır. Koçak tarafından Baykurt’u desteklediği savlanan “resmi görüş”le Baykurt’un ilişkisi budur. Fakir Baykurt, bu ülke için nasıl bir reddiyenin, nasıl bir kırılmanın ürünüdür acaba? Bedeniyle, düşüncesiyle, Anadolu toprağının öz malı değil midir?A. H. Tanpınar ise, aynı yıllarda İstanbul Üniversitesi’nin el üstünde tutulan seçkin bir üniversite öğretim görevlisidir. Türk Dili ve Edebiyatı’nın en önde gelen adıdır. 1953, 1955, 1957 yıllarında kendi isteğiyle ve devlet olanaklarıyla yurt dışı gezileri yapmış, çeşitli kongrelere katılmıştır. Koçak’ın alıntı yaptığımız aynı yazısından da öğrenebildiğimize göre, 1950 sonrasında “Türk Beşleri”nden bile esirgenen yurt dışı geziler, resmi görevler vb. Tanpınar’a en az üç kez arka arkaya sunulmuştur… Tanpınar’ın bu olanağı elde etmek için birçok milletvekiline, yetkili yerdeki eş dosta yalvar yakar içerikli mektuplar yazmış olması da işin başka bir boyutudur. Tanpınar’ın yazın yaşamı baştan sona yakından incelendiğinde, kendi deyimi ile “yekpâre” bir bütünlük göstermediği de çok açıktır…
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dünyaya bakışında, Huzur romanı ile Saatleri Ayarlama Enstitüsü arasındaki yazarlık tarzı ile kendini gösteren değişimi, Anadolu’da Köy Enstitüleri gerçeği ile üstkültürle buluşmayı başarmış halk kültürü yenidendoğuşunun bir ürünü olarak okumak da olasıdır. Bu konudaki ayrıntıları Tanpınar’ın kendi yazılarından açıkça izleyebilirsiniz. Tanpınar’ın 1950’nin ikinci yarısından sonra ulaştığı erginlik döneminde Cumhuriyet’e ve halk kültürüne karşı tutumu son derece sevecen ve sahiplenir bir niteliktedir. Yahya Kemal’in, Tanpınar’ın ve daha birçoklarının, Osmanlı saray kültürünün yeni kurulan Cumhuriyet’in kültürü, sanatı içinde de var olabilmesi için verdikleri çaba, estetik açıdan olsun, hiç de küçümsenmemeli. Ancak, yüzyıllarca, söz yerindeyse halkı ve halk kültürünü ezen bu eklektik kültür, kendisini yeni dönem içerisinde de var etmeyi, sürdürmeyi başaramamışsa, burada kabahatli olan Cumhuriyet’i kuran ve onun kültür ve eğitim politikalarına el yordamıyla yön vermeye çalışanlar değil, o “eski”nin kendisi, toplumsal iletişimin dışındaki yeri olmalıdır.
Orhan Pamuk’un Kar adlı romanı, Asım Karaömerlioğlu’nun Orada Bir Köy Var Uzakta adlı yapıtı, Hasan Bülent Kahraman’ın Doğu Batı Dergisi yazıları ve Sanatsal Gerçeklikler, Olgular ve Öteleri adlı kitabı, yüzde yüz Şarkiyatçı denebilecek veriler ve imgelem kurulumları ile donatılmıştır.
Günay Göksü Özdoğan’ın “Turan’dan Bozkurt’a Tek Parti Döneminde Türkçülük” adlı yapıtında, Taha Parla’nın “Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm”inde, özgün metinler ile söz konusu furya zamanına denk gelen yayınlanmış kitap içerikleri arasında ilginç kırılmalar oluştuğu, bilinçli değiştirmeler yapıldığı açıkça saptanabilmektedir. Emperyalizmin Orta Doğu canavarlığı ile “eşzamanlı” oluşmuş bu kültürel saldırıda, “ulusalcılık ve Kemalizm” ile faşizm, koşut hatta özdeş gösterilmiş, uluslararası soygun ve savaş şirketlerinin karşısında duran tüm ulusal ekonomik oluşum ve kültürel duruşlar yok edilmeye çalışılmıştır. Bu furyanın ilginç yanlarından biri de, Hollandalı Türkolog Erich Van Zürcher ile Fransız tarihçi Ettiene Copeaux’nün adını andığımız yerli aydınlar için en önemli esin kaynağı olmasıdır. Sultan Abdülhamit ve Said-i Nursi’yi “geleneksel modernist” olarak tanımlayan Erich Van Zürcher’in Modernleşen Türkiye’nin Tarihi adlı yapıtı devlete ait üniversitelerimizi de kapsamak üzere bir “sivil Cumhuriyet tarihi” kaynağı olarak gösterilmiş, yüzbinlerce genç bilincin zihnine bir Truva atı gibi sokulması gerçekleştirilmiştir. “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nı canlı tanıklık ederek yaşamış aydınımız Niyazi Berkes’in “Türkiye’de Çağdaşlaşma” adlı yapıtıysa, satış bakımından Erich Van Zürcher’inkinin onda biri bile olamamıştır. Zürcher’in Şarkiyatçı bir bakış açısıyla kaleme aldığı kitapta, 1954 seçimlerinde CHP’nin Demokrat Parti’den daha fazla oy aldığı Sinop, Kars, Tunceli ve Malatya’daki durumu toprak ağalığının CHP’den yana olmasıyla açıklamış olması, tüm Şarkiyatçılar’da olduğu gibi, seküler yaşamı savunan önlemleri ve yasal değişiklikleri birer “tepeden inmeci”, “darbeci” değişim olarak anması, bu konuda Zürcher, Ettiene Copeaux gibi bilim adamı kimliği taşıyor görünenlerle bir din adamının, Türkler ve Müslümanları Batı dünyasına yakıştıramayan Papa XVI. Benedik’in papalık dönemi öncesi Kardinal Ratzinger olarak yaptığı konuşmalar arasında büyük benzerlikler bulunuyor olması, kültür dünyamız tarafından es geçilmiş çok önemli satır başları olarak anılmalıdır. Şarkiyatçı bakış açısı, Şark ülkeleri için, dini inanca dayanmayan tüm değişimleri ve yenilikleri tepeden inmeci olarak bulmakta, kendi toplumlarının Rönesans ve Reform hareketleri, 1789 Fransız Devrimi ile kazanmış bulundukları kimi olanakları Şark ülkeleri için layık görmemektedir…
Değerli öğretmenlerim, sevgili konuklar,Ülkeye egemen gerici hegamonik ittifakın işini kolaylaştıran bir diğer etmen ise, Cumhuriyet’i savunuyor görünürken halka tepeden bakan, emekçiyi, köylüyü adam yerine koymayan seçkinci bir anlayıştır. Bu anlayış, Cumhuriyet’i anlatırken her şeyi bir avuç seçkin aydınlatmacının eseri olarak tanımlıyor, Köy Enstitüleri’nde yaşam bulmuş halk kültürünün yenileştirici, değişimci gücünü hesaba katmıyor…
Bu konuyu bir örnekle açmak istiyorum. Köy Enstitülü yazar Talip Apaydın’la ilgili bilgi almak için internete başvuruyorsunuz, EDEBİYATFAKULTESİ.COM adlı kaynakta aşağıdaki gibi bir not çıkıyor. “Eserlerinin hemen hemen hepsinde vaktiyle Köy Enstitüleri’nde benimsetilmiş köy anlayışına uygun klişe anlayışı işier. Bu kitaplarda köy daima sefil ve sömürülmüştür. Köylü câhildir, hurafelere inanır. Müsbet hiçbir davranışları yoktur. Bu toplumda tak iyi insan köy öğretmenidir. Öğretmen, köylüyü eğiterek modern ve taık(laik yazılmak istenmiş olmalı – bizim notumuz-) hâle getirmeye uğraşır. Eserlerinde Yaşar Kemâl, Kemâl Tahirve Orhan Kemâl’in etkisi görülür.”Yazın yanlışları düzeltilmeden aktarılmış, genç kuşaklara bilgi kaynağı olacak metni yazanların Talip Apaydın’ın herhangi bir kitabını okumuş oldukları söylenemez. Köy Enstitüleri kurucu düşüncesinin halk kültürüne ve köylülere büyük değer verdiği, eğitmen yetiştirilmesinde, Köy Enstitüsü öğreniminde halk anlatılarının, oyun ve söz kültürünün, imececi yaşam biçiminin önemli yer tuttuğu, enstitülerde hafta sonu eğlencelerine köylülerin de katıldığı, hatta bazı enstitülerde köylülerin derslere kabul edildiği bilinmektedir.Talip Apaydın’ın Kurtuluş Savşı’nı anlattığı “Toz Duman İçinde”, “Vatan Dediler” ve “Köylüler” adlı üçlemesindeki başkahraman Molla Mahmut ya da Yoz Davar adlı romanın kahramanı Çoban Musa, tek başlarına bile metinde ileri sürülen düşünceyi kökünden söküp atacak ölçüde insani değer taşıyan ve tüm olumsuzluklara kafa tutmayı başarmış köylü kahramanlardır. Halka tepeden bakan seçkinci anlayış, Cumhuriyet’i yürekten savunan aydın kesime de zarar vermekte, Cumhuriyet’in takiyyeci yandaşlarına malzeme sağlayarak Cumhuriyet’i arkadan vurmuş olmaktadır. Değerli konuklar, Tüm bu karmaşa ve at iziyle it izinin birbirine karıştığı kültürel ortamda, yolumuzu aydınlatacak gerçeklik, kendi tarihsel kaynaklarımızın içinde, yitirilmiş bir cennet gibi parıldamaktadır. Az önce adını andığımız Köy Enstitüleri gerçekliği, devrimci ve halkçı girişimi, hem ülkemiz, hem tüm dünya halkları için önemli bir yol haritası çizmiş bulunmaktadır.
Türkiye köyü ve köylüsünün özgün yapısı, göçebe ve kan toplumu gelenekli imececi yaşam, Köy Enstitüleri’nde yenidendoğuşa uğramış, evrensel boyutta devrimci bir atılıma da kaynak oluşturmuştu.Bugün çarpıtılmış yorumlarla ırkçı bir bakış açısının kurucusuymuş gibi tanıtılan Ziya Gökalp’in özellikle 1915’ten sonra Türkiye köyü ve köylüsü üzerine yaptığı değerlendirmeler, bugün için de önemli bir içerik taşımaktadır. Ziya Gökalp, Türkiye’nin en önemli sorununu medeniyetle harsı ayıramamak olarak görüyor, eğitimde “Türk Harsı”ndan ayrılmamak gerektiğine işaret ediyordu. Gökalp’in tüm yeryüzünde belli bir ekonomi-üretim aşamasında gözlemlenen kan kardeş toplumun kadın erkek eşitliğinden, kurultaycı, katılımcı demokrasilere uzanan insancıl özelliklerini, yalnızca Türk milletine özgü değerlermiş gibi tanımlamış olması tartışmamızın ana konusu değildir. Ancak, Ziya Gökalp’ten Karl Marks’a uzanan bir yelpazede, bize özgü bir toplumsal yapıya çekilen dikkat, günümüz Cumhuriyet güçleri için de bir yol ve yöntem aydınlatması olarak değerlendirilmelidir. Osmanlı- Rus savaşı sürerken “Marks’ın 04 Şubat 1878 tarihinde Leibzig’de bulunan Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin önderlerinden olan Wilhelm Liebnecht’e yaptığı değerlendirme, düşünürün Türk’e bakışının bazı yönleriyle zaman içinde olumlu yönde değiştiğini göstermektedir. Marks anılan yerde şunları yazar: ‘İki nedenden dolayı en kararlı biçimde Türkler’den yana tavır almaktayız: Birincisi, çünkü biz ‘Türk köylüsünü’ (vurgu Marks’ın; OBK) diyesi, Türk halk kitlesini- inceledik ve onun kesinlikle ‘Avrupa’daki köylülüğün en becerikli ve ahlaklı temsilcisi’ (vurgu Marks’ın; OBK) olduğunu gördük.’” (Onur Bilge Kula, Avrupa Kimliği ve Türkiye, s 431) Ziya Gökalp’i Durkheimcı bir ideolojik açıklamaya götüren, Türk sosyalisti Dr. Hikmet için Marksist söylemde yeni kuramsal açılımlarla tanımlanan Anadolu köyünün özgün yapısı, Cumhuriyet dönemi kültür ve eğitim politikalarının iskelet adı olmuş İsmail Hakkı Tonguç’un da hareket noktasını oluşturmuştur. Tonguç, Anadolu köyünün bilinen küçük üreticilikten öte Horasan göçebe geleneklerini koruyan, paylaşımcı, imececi yapısını görerek davranmış, evrensel pedagojik çalışmalarla kendi toprağının özgünlüğünü Köy Enstitüleri’nde buluşturmayı başarmıştır. Gazi Lisesi’nin, Gazi Eğitim Enstitüsü’nün ders araç gereçleri salonunda, küçük işliklerinde yıllarca emek vermiş bu çilekeş devrimcinin İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atanmasıyla birlikte eğitim ve kültür politikaları büyük ve yeni bir ivme kazanmıştır... Değerli dinleyiciler, İçinde bulunduğumuz karanlığa tutulmuş ikinci ışıksa, çok uzaklardan, Latin Amerika’dan yaşadığımız topraklara kadar uzanmaktadır. Geçtiğimiz on yıl boyunca, Latin Amerika'daki yeni bir kitlesel mücadele dalgası, bu kıtanın devrimcileriyle emperyalist ülkelerdekiler arasında bir yüzleşmeye sahne olmuştur. Bu mücadelelerin birçoğunda, Evo Morales başkanlığındaki Bolivya'daki gibi, yerli halklar başı çekmekteler. Latin Amerikalı devrimciler, Avrupa merkezci kavramların yerine kendi yerel gerçekliklerini öne çıkarmak ve bu anlamda çağdaş devrimci düşünceye önemli bir açılım getirmek çabasındadır. “Avrupa-merkezcilik”in, toplumsal ilerleme için fiziksel üretimi arttırma ihtiyacı dolayısıyla, köylü ve yerli gerçekliğini dışladığı, sanayileşmeye öncelik vererek doğal kaynakların yitimine de yol açtığı da söz konusu edilmektedir. Arjantinli teorisyen Néstor Kohan’ın İnka kan topluluğu üzerinden işaret ettiği ve günümüzde emperyalizme karşı direnişin en önemli gücü durumuna gelen Latin Amerika devrimci hareketi bizim için de önemli bir gizilgüç taşımaktadır. Anadolu’nun Horasan gelenekli göçerleri, bugün kent varoşlarında yaşamını sürdürüyor olsa da göçer kültürleriyle yaşamaktadırlar ve Latin Amerika’nın İnka ya da Aztek uygarlığı kurucularından ya da “Çiçimeka” adı verilen göçebelerinden devrimci gelenek bakımından hiç de aşağı değillerdir. Anadolu ile Latin Amerikayı halk hareketleri ve devrimci duruş bakımından yakınlaştıran diğer bir özellik de, Osmanlı tarihsel devrimciliği çağında, yani mukataa-kesim dönemine kadar geçerli olmuş, kan- kardeş toplumu geleneklerine uygun olarak, toprakta özel mülkiyet hakkı vermeyen “dirlik düzeni”ne karşılık Meksika ve Latin Amerika’da İspanyol fethi öncesi egemen olan “Calpulli” arasındaki koşutluktur. Meksikalı kültürbilimci Octavio Paz’ın Gabino Fraga adlı araştırmacıdan aldığı şu küçük not, bu benzeşimi açıkça vurgulamaktadır. “Her yerleşim yöresi mahallelere (ya da calpulli) bölünür, her birine belli büyüklükte toprak ayrılırdı; bu toprak tek tek bireylere değil, o mahallede oturan ailelere ya da oymağa toptan verilirdi. Kendi Calpulli’sinden ayrılıp giden ya da ailesine verilen toprağı ekip biçmeyen kişi ortak mülkiyet hakkını da yitirirdi.” (Gabino Fraga, Toprak Hakkında, Mexico, 1946, alıntılayan Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 157) Söz Latin Amerika’dan açılmış iken, dünyanın yaşadığı ekolojik kriz üzerine en cesur hükümet açıklamaları Küba, Bolivya ve Latin Amerika'daki diğer anti-emperyalist hükümetler tarafından dillendirilmekte olduğunu söylemekte de yarar var. Bolivya devlet başkanı Evo Morales, "tarih tarafından, bizi doğayı ve yaşamı savunmak için verilen mücadelenin öncü kuvvetlerine dönüştürmeye davet edilmiş" yerli halkların öncü rolüne dikkat çekmektedir. Perulu yerli lideri Rosalía Paiva, "Fetih-öncesi And toplumu", diyor "her biri bütünün bir parçasıydı ve hepsi toprağın. Toprak asla bize ait olamaz çünkü biz onun oğulları ve kızlarıyız ve biz toprağa aitiz" [29].
Perulu Marksist ve yerli lideri Hugo Blanco tarafından anlatılan bir hikâyeyi aktarmakta da yarar görüyorum. Topluluğunun üyelerinden biri, Cuzco yakınındaki bir Quechua köyüne doğru, birkaç İsveçli turiste rehberlik ediyormuş. Yerli topluluğunun kolektivist ruhundan etkilenen bir turist, "bu komünizm gibi bir şey" demiş. "Hayır" diye yanıtlamış rehber, "Komünizm bunun gibi bir şey".Değerli öğretmenlerim, sevgili konuklar,Anadolu’nun yeraltı ve yerüstü tüm zenginliklerinin yağmalanmaya çalışıldığı, Avrupa’nın çevreyi kirleten tüm sanayi kuruluşlarının 2001 krizinde çok hızlanan bir ivmeyle Anadolu’ya taşındığı bir dönemde, dikkatlerimizin toprağımıza, kendi coğrafya zenginliklerimizin korunması birincil görev olarak karşımızda durmaktadır.
Latin Amerika’daki tarihsel devrimci gelenek ve halk hareketlerinin de koşutluğunda biz de kendi devrimci tarzımızı bir kere daha gözden geçirmek durumundayız. 1950’lerden başlayarak Türkiye içine yuvarlandığı büyük yanlıştan, emperyalizme çöplük ve hammadde kaynağı olduğu çarpık sanayileşme saplantısından an geçirmeksizin geriye dönmeli, tarımda teknolojinin kullanımı, doğal kaynakların korunup geliştirilmesi ve üretici örgütlenmesi bakımından ileri atılımlar yapılmalıdır. Türkiye bugün artık bir köylü ülkesi değil. Nüfusumuzun %70’ten fazlası kentlere ve kent çevrelerinde kurulan, kültürel kırılmanın en çok görüldüğü, Şarkiyatçı politikalara da oy potansiyeli oluşturan semtlere taşındı. Bu noktada Köy Enstitüleri gerçeğinden hareketle yeni bir kültür politikası oluşturmak ve bu geniş yığını halkçı bir kültürle kavramak zorundayız.Üstyapıdaki seçkinci bazı çatışmalarda güç ve zaman yitirmek yerine halkın içinde olmayı başarmalıyız. Çarşafıyla, türbanıyla HESçi yağmacılara direnen Tortumlu kadınların mücadelesi asla unutulmamalıdır.Ayrıca, yeni bir halkçı devrimci kültürel dönüşüm için siyasal iktidar değişimi beklenmeksizin geleceğe yönelik öncü çalışmalar başlatılmalı, emperyalist, gerici politikalara karşı olan yerel yönetimlerin, meslek odalarının, demokratik kitle örgütlerinin ve parasız eğitim istediği için aylarca zindanlarda tutulan devrimci gençliğimizin güçlerinin birleştirilmesi gerçekleştirilmelidir. Bu yola birlikte çıkacağız. Tüm aydınlarımızı böyle bir imece yolu bekliyor…Seksen sekiz yaşındaki genç Cumhuriyetimizi kutluyor, hepinize saygılar sunuyorum.
alperakcam@gmail.com